Blogun geçerli ve sürekli adresi
http://husmince.blogspot.com
Buradan devam edebilirsiniz...
19 Temmuz 2010 Pazartesi
9 Temmuz 2010 Cuma
LeBron Miami'de!!!

Kaç zamandır bekleniyordu, isimler teker teker nerelere gittiklerini açıklıyordu ve sonunda 2 MVP ödüllü, pozisyonunun dünya üstündeki tek canavarı LeBron James nereye gideceğini açıkladı. İsim ve marka büyük olunca açıklama işleri de şatafatlı oldu tabi. TS ile 03.00 de yaptığı basın toplantısı ile Miami'ye gittiğini açıklayan LeBron bu yılın canavar takımında yerini aldı. Önce Chris Bosh sonra LeBron elde var Wade ne lan bu denebilir. Boston'un yaptığı 3'lemeyi daha genç bir jenerasyonla yapan Miami, bu yıl kesinlikle darbe vuracak lige. Tek eksikleri iyi bir pivot, onu da bulurlarsa ortalığı yakıp yıkarlar, rekor üstüne rekor kırarlar gibi geliyor bana. Hadi bakalım hayırlısı, bu sene Miami maçları ne kadar yayınlanacak ülkemizde merak konusu. NBA TV saçma sapan maç seçme huyunu umarım bu yıl üstünden atar. Dünyaya hayırlı olsun bu yıl bir canavarlar takımı izleyeceğiz.
Diğer transferler hakkında ise Amare Stoudemire New York'a gitti. Fakat David Lee'nin de ayrılması ile New York'ta kalburüstü tek oyuncu o kaldı. Bakalım yenileri gelecek mi, eğer gelmezse yazık oldu Amare'ye.
Boozer Chicago'yu tercih etti. Fakat LeBron hayalleri suya düşünce Chicago da neler olacak bilinmez. Yeni oyuncu alacaklar mı yoksa olanla devam mı diyecekler bilinmez ama şu şartlar altında Boozer onları bir üst kademeye taşıyamaz burası kesin.
Diğer yıldızlar takımlarında kalmayı tercih etti neredeyse hepsi yıllık 20 milyon dolarlık anlaşmalar yapıp, kafaları rahat, basketbola devam edecekler.
Bugün duyduğum birkaç dedikodudan biri de Hedo'nun Lakers'la adının anılması. Eğer öyle birşey gerçekleşse ne güzel olurdu değil mi? İyi bir oyun kurucu özelliği olan 3 numaranın Kobe'nin yükünü hafifletmesi, iki kalitesi yüksek Avrupalı, e bir de güzel bir guardları olsa Miami'ye en iyi ve arkaplanı da olan rakip Lakers olacaktır. Ne kadar güzel olur değil mi?
NBA bu sezon müthiş bir 3'lü izleyecek. Tahminim galibiyet rekoru kırabilecekleri yönünde. İyi bir pivotla o adamları kimse tutamaz(sakatlıklar hariç). Uykusuz geceler başlar Ekim'de hadi bakalım...
8 Temmuz 2010 Perşembe
Ne Oldu Almanya'ya?

Hollanda-Uruguay karşılaşmasında pek de beklenmeyen bir sonuç olmadığı için, üstünde çok fazla durulacak bir maç değil. Suarez ve Lugano'suz Uruguay'ın şansı olmadığını belirtmiştim. Aslında maça bakarsak o kadar da Hollanda eziciliği olmadı. Kafa kafaya gitti tüm maç, istatistikler de keza öyle oldu. Hollanda'nın 1 tane fazla olan isabetli şutu, gol olarak sayıldığı için maçı kazandılar. Mücadele gücü yüksek, son dakikalar hariç, Uruguay'ın maçı kendi sahasında daha fazla kabullendiği bir maçtı. Sonuç olarak Hollanda ikisi çok güzel, 3 golle sonuca gitti. Uruguay'ın 2 golü ise beklenmedik anlarda ve şekillerde geldi. Son dakikalar heyecanlı geçti fakat Hollanda finale çıktı.
Şimdi gelelim önemli olan konuya, ne oldu Almanya'ya?
Açıkçası turnuvanın ilk maçından beri izliyorum Almanya'yı. Tüm 4 lük maçlarını baştan sona izledim Ghana maçını pek iyi takip edemesem de sonuca etki eden unsurları iyice inceledim ve sonuç olarak İspanya'nın Almanya'yı yenmesi bence hiç sürpriz olmadı.
Öncelikle 4-0 lık Avustralya maçına bakalım. Rakip 10 kişi kalmadan Almanya bu maçı 4 yapabilir miydi "Yapardı!" diyecek varsa gelsin konuşalım, bence biraz zor yapardı. Ha evet muhtemelen kazanırdı, Avustralya önemli bir rakip değil mücadeleci ama bitirici değiller ne var yani Alman ekolünün o maçı kazanmasında. İkinci maç ve aslında Almanya nasıl yenilir gösteren maç Sırbistan maçıydı. Sırbistan kimdir PES'te alın orda da görürsünüz tüm oyunu defans yapmak üstüne kurulu, sürpriz ataklarla gol arayan, rakibi zayıfsa ezebilen bir takım ne yaptılar yattılar 1 gol buldular biraz da Almanları sinir edip 10 kişi bıraktılar ve panzerleri yendiler. Neyse Mesut'un hiç beklenmeyen golü olmasa yine direnci yüksek savunma yapabilen Gana'yı da yenemeyecekti Almanya.
Daha sonra elemeler başladı rakip kimdi İngiltere, Almanlara 5 atmış İngiltere, acaba yine fark mı olacaktı. Fakat ilk maçtan beri İngilizleri izleyen varsa bu adamlar yıldız oyuncuları birşey yapmadığı sürece yalandan bir takım. Liginde oynayan tonla yabancı yüzünden ekolünü kaybetmiş arada sırada çıkan yıldızlarla "hadi bakalım" diyerek uğraşan İngiltere. E bu adamlar 2008'de de yoktu 2 senede bir yerlerine sihirli birşey değmediyse ki değmemiş yine hüsran uzak değildi ve geldi. Almanlar düzensiz İngilizleri dağıttılar, çok mu büyük başarıydı bu, yine değildi. Daha sonra başka bir ekol, Arjantin. Başında Maradona belası, dünya starlarını kadroya almamış 6 tane forvet almış kimi oynatacak karar veremiyor ama orta saha yok ortalıkta. Her maçta bir yıldız parlıyor kurtarıyorlardı paçayı ama en büyük yıldızı takım yüzünden parlayamıyorken, bunu 2 saat 50 tane yüzük takan Maradona fark edemiyordu. Evet ben canlı izlemedim bu adamı, müthiş bir futbol zekası olabilir ama yöneticilik başkadır usta, herkes oyunun tüm alanlarını iyi bilemez ve yönetemez. Her kaliteli oyuncu da kaliteli teknik direktör olamaz. Maradona da bunlardan biri işte. Beceremiyor, tüm ülke gözünde efsane olduğu için de tahammül payı yüksek. Neyse maç başladı Arjantin az biraz maç başı yüklendi ama daha sonra bir baktık ki kalecinin saçma bir hatası ile ilk gol geldi Almanyadan(çok az daha düzgün bir kaleci yemezdi o golü). Neyse ilk gol herşeyin başlangıcı oldu, Arjantin haydi yürüyün mantığı ile saldırdı. Defansta hani mahalle maçlarında olur ya ezik bir tip, sen defanssın yoksa oynayamazsın diyerek takımın uyanık oyuncularının kilitlediği, onlar gibi 1-2 oyuncu vardır defansta, kalanlar banane ya bende gol atıcam diyerek çıkmıştı ileri kontra kontra derken maç 4 oldu. Ne oldu Almanya yine ezdi Almanya en büyük Almanya şampi... bırakın lütfen ne alakası var.
Geldik dün akşama her maç klasik oyununu yansıtsa da beklentileri karşılayamasa da en azından düzgün defansını bozmayan, başındaki hocasının ahmaklığı yüzünden rakiplerini beklenenden daha az ezen bir İspanya vardı ki potansiyellerinin altındaydılar. Gün geçtikçe daha iyi hale geldiler. Derken dün ne olduysa Del Bosque saçmalamayı bırakıp Villa'yı sol açık oynatmaktan vaz geçti. Müthiş bir sezon geçiren Pedro ile oyuna başladı(maçı kopartacak anda saçmalasa da iyi oynadığı tartışılmaz). Villa gerçek yerine geçti ve maçın başlama düdüğü ile İspanya başladı yüklenmeye. İlk yarı kaçırdıklarının yarısını atsalar, bu sefer onlar 4 atardı. Şimdi çıkacak birileri yine Almanya kötüydü akşam, Müller yoktu falan filan diyebilir ama alakası yok. Almanlar klasik tertibi ile önce topun arkasına geçip sonra ani ataklarla golü bulma taktiğini uygulamak istediler, 1-2 pozisyonda buldular ama dün akşam futbol adildi hak edene çalıştı. Sonuç olarak düzgün defans yapan, iyi pas yapıp tüm maç rakibi sahada gezdiren İspanya panzerleri bile yordu ve bitirdi. Beklenmedik birşey değildi bu az biraz futbol oynamış, bilen ve anlayan adam bunları görebilirdi. Ahtapota bakmaya gerek yok, maçları takip edip olanı biteni anlayabiliyorsanız tahmin yapmak da kolaylaşır.
Final için de İspanya'yı avantajlı görüyorum Hollanda istikrarsız bir takım Capdevilla formda olursa İspanya rahat alır maçı ve hakem adil olursa Van Bommel bu maçı bitiremez. 10 kişi kalan Hollanda da oyunculara motor takmazsa pek de dayanamaz.
Kupa bitiyor artık 1 aydır canımız sıkılmıyordu akşamları ama artık her güzel şeyin sonu misali buna geldi sıra. Artık 28 Ağustosu bekleyeceğiz müthiş bir organizasyon ve turnuva bizleri bekliyor olacak. Ülkemizdeki bu en büyük etkinliğe halkımızın da müthiş katılımı olacaktır diye tahmin ediyorum ve daha kadrosu tam belli olmadığı için Amerika'yı saymazsak en büyük favorim Türkiye'dir. Bu da taraflı bir görüş değil mantık yürütmektir.
5 Temmuz 2010 Pazartesi
Neler Oluyor Hayatta
2010 Dünya Kupası son hızıyla devam ediyor. Brezilya ve Arjantin elendi güney amerika iyi gidiyor derken yarı finale tek kalan Uruguay olabildi. O da müthiş bir şansla oldu. Dakika 120'de kaleye giden topu Suarez "Lan bu dakkada golü yersek çıkmaz belki penaltı yaparsam yırtarız" diyerek kalecilik yaparak kurtarıyor golü bir güzel kırmızı kartını yedikten sonra hakemden, geçiyor sahanın yanına bakalım ne olacak diye. Derken Ghana penaltıyı kaçırıyor ve maç penaltılara gidiyor. 120'de penaltı kaçıran gana 2 tane daha atamayınca birden Uruguay yarı finalde buluyor kendini. Suarezi kaybetmiş, Luganosu sakat Uruguay yarı finalde Hollanda'ya karşı ne yapar bence birşey yapamaz. Brezilyanın 1-0 galipken 2-1 kaybettiği İspanya maçı ve Arjantin'i ezen panzerler diğer yarı finalistler oldu. Avrupa yine futbolun kralı biziz dedi. Bakalım neler olacak.
Tabi sadece futbol değil olay. Wimbledon tenis turnuvası sona erdi. Erkeklerde Nadal, bayanlarda ise Serena Williams şampiyonluğu göğüsledi. Bunlar pek de şaşırılacak olaylardan değildi. Bu yıl Wimbledon da unutulmayacak bir olay oldu ve dünyanın en uzun tenis maçı rekoru kırıldı. 3 güne sarkan ve 11 saat 5 dakika süren maç John Isner ve Nicolas Mahut arasında yapıldı. Ace rekoru en uzun set rekoru o rekor bu rekor derken bir daha bu kadar uzun maç çıkar mı bence çok zor. Bu tarihi anı televizyondan takip etme fırsatını yakaladığım için kendimi şanslı sayıyorum. İnsanın istediğinde ne kadar direnç gösterebildiğinin bir ispatı oldu bu karşılaşma ve gerçekten kaybeden Mahut'a üzülmemek de elde değil. Helal olsun adamlara. Son olarak ilk defa erkekler klasmanında bizi temsil eden ve maç kazanma başarısını da gösteren Marsel İlhan'a da sonsuz teşekkürler.
Basketbol da ise NBA de transfer sezonunun açılması ile paralar havada uçuşmaya başladı. Şu ana kadar büyük bir gelişme yok. Joe Johnson, Rudy Gay ve Dirk Nowitzki evlerinin yerini değil sadece dekorasyonlarını değiştirmeye karar verdiler. Hepsi yaklaşık olarak yıllık 20 milyon dolara yakın kontratlar alarak devam etme kararı aldılar. LeBron kardeşimiz ne yapacak belli değil herhalde yıllık 100 milyon dolar verecek takımı falan bekliyor tahminim. Chris Bosh, Dwayne Wade gibi isimler de neler yapacak merakla bekliyoruz.
TBL de ise ilginç şeyler olmaya devam ediyor. Kaya Peker'in yakın bir arkadaşımdan aldığım ilk ağızdan bilinen bir gerçek olan Galatasaraylı olması mı Efes'te oynadığı her dönem çok kalite küfürler yemesi mi bilemem ama bu iki duruma da ters düşecek bir karar alıp Fenerbahçe'ye gitmesi en çok göze batan transfer haberi oldu. Ne diyelim ey profesyonellik, büyüksün! Diğer transfer haberlerin de ise çok dişe dokunur birşeyler yok sansasyonel şeyler denk gelirse gene belirtmekten çekinmeyeceğim.
Son olarak 1515 çeşit meze ile rekor kıran Yeni Rakı'ya teşekkürler. Rakı güzeldir bizimdir, mezeyle güzel gider buzunu çok koymayın.
1 Temmuz 2010 Perşembe
Sonisphere

Türkiye var oluşundan beri belki de en sağlam metal festivaline ev sahipliği yaptı. Metal müziğin hastası değilim açıkçası bazılarının da kuru gürültü olduğu kanısına sahip olsam da Rihanna konserine gidenlerin böyle coşma durumları da hiç olmadı olmayacak da.
Bu tarz festivallerin stadyumlarda yapılması ne kadar doğru o da tartışılır. Evet çok daha fazla seyirciyi içeriye sığdırabiliyorsunuz fakat tribüne sıkıştırdığın o adam ne yapsın? Aşağıdaki standlara girip çıkanlar ne var lan acaba orada lan bu vodafone şapkasını da herkes almış bizim oralarda yoktu(izlediğim yer belli oldu galiba) gibi konuşmalar havada uçuştu doğal olarak. Yani kısacası tribünler için olay festival değildi konser izlemekti. Bu yüzden stadyumlarda festival olmaz daha fazla para kazanıcaz diye organizasyona leke düşürmeyin sayın organizatörler. Ben festivalde 2 unsurun üstünde duracağım kalanları sallamıyorum niye sallamıyorsun diyenleri de sallamıyorum. Birincisi Rammstein ikincisi de Metallica.
Öncelikle ilk akşamının headlinerı olan Rammstein'dan bahsetmek daha doğru olur sanırım. Dünyanın çoğu yerinde konser vermeleri yasak olan(özgürlüğe gölge düşürmeyi seven kültürel ve ahlaksal bahanelerin arkasına sığınan devletler) bu grup sahne şovları ile daha çok isim yapıyorlar. Almanca şarkılar söylerek dünyada buralara gelebilecek başka biri var mı bence yok. Başlamaları ile bitirişleri arasında zaman ne ara geçti anlayamadım bile. Bütün konser birşeyler yandı, patladı birşeyler oldu yani duramadık. İki dakika tuvalete gittim çıkarken havai fişekler uçuşuyodu küfür ettim vücut sistemime yerime döndüm coşkuya devam. Adamlar verdiğim kombinenin parasını ilk akşamdan çıkarttılar bana bir daha herhangi bir grup sahne şovu yapmasın bu adamları geçemez üzüldüm göremeyenlere ama kendime de üzüldüm bir daha neyi beğeneceğim ben? Neyse asansör etkinliği ve benzin şarkısındaki adam yakma olayı konserin en coşkulu anlarıydı. Yani sahne dendiği artık aklıma gelecek tek grup var.
İkinci unsur ise tabi ki en son assolistler çıkar mantığına uyacak şekilde Metallica oldu. Amcalar hala yaşlanmamış deli gibi çalıp söylüyorlar hiç durmadan o kadar sahnede kalabilmek insanlık değil bu adamlar da o zaman insan değil. Konserin ilk dakikası verdiler coşkuyu herkes coştu konser bitti hala coşacak yer arıyorduk o kadar fazla güzel şarkıları var ki tabi ki hepsini söylemediler bu yüzden ya niye onu söylemediler bu şarkı söylenmez miydi gibi eleştiriler bitmedi. Ama niye unforgiven i söylemediler ya :D. Neyse konserin önemli anları One dan önceki hazırlık müthişti ve konser sonu yüzlerce pena dağıttılar ileri ki yıllarda ebay de iyi para yapacak onlar.
Sonuçlara baktığımızda verilen, istenen, sonuç kısmına gelince verilen isteneni gayet geçti sonuç da müthiş konserler oldu.
Son olarak negatif yönlerden bahsetmeden olmaz. Öncelikle liseli gençliği almayın şu konserlere aaa ne var demekten olaydan uzak kalıyorlar kızmıyorum onlara ben de lisedeyken şu halime oranlarsak salaktım hepimiz öyleydik inkar eden daha salaktır. Bira olayı yalandandı tuborg 7.5 lira etmez fıçısı güzel diyenler bir daha derseniz şişesini kafanızda bulabilirsiniz. Pogocular çok azdı slayer a yakışmadı.
Sonuç olarak festivaller güzeldir, gidilmelidir, böyle büyük şeyleri kaçırıp sonra iyiliğini duyunca dövünenler gerizekalıdır. Saçma sapan şeylere para harcamayın böyle yerlere gelin bu ülke de artık güzel organizasyonlar oluyor adam gibi takip edin.
30 Haziran 2010 Çarşamba
Neler Oldu Neler Bitti Kupada

Dünya kupası tüm hızıyla devam ediyor. Maçlar arasında gün boşluğu olmamasını seviyorum çünkü her akşam maç izleyebilmek gerçekten güzel. Son yazımdan beri oynanan Brezilya-Şili, Paraguay-Japonya ve İspanya-Portekiz maçları beklenenlerin çok dışında olaylara sahne olmadı. Fakat turnuvada dikkat çeken bir özellik de şu, Güney Amerika takımları gerçekten bu yıl çok formdalar.
Herkesin de beklediği üzere Brezilya, Şili'yi rahat geçti. Maçın içeriğine gelirsek seyir zevki yüksek bir maç değildi. Şili maça iyi başladı ama gol atmayı beceremedi. Salas ve Zamarano'yu özlediklerine eminim. Brezilya ise eski halinden uzak ama standart kalitesi ile rahat maçlar oynuyor. Bakalım dişli bir rakip ile karşılaştığında gerçek yüzünü görebilecek miyiz.
Paraguay - Japonya maçı ise beklediğim gibi sabaha kadar berabere olur diyordum ve oldu da. Penaltılara gitti maç ve sonunda kazanmasını istediğim Paraguay kazandı. Paraguay turnuvanın başından beri güzel futbol oynuyor, çok koşuyor ve şu an hak ettiği yere geldi, bakalım devamını getirebilecek mi?
Son olarak da beklenen eşleşmelerden biri 19 maçtır yenilmeyen Portekiz'e karşı son avrupa şampiyonu İspanya. Portekiz turnuvada bu maça kadar gol yememişti. Tam bir takım oyunu oynuyorlar, katı defansları var, yıldız oyuncuları var ve her yıl İngiltere gibi iyi birşey yapmaları beklenirken hiç sonuna kadar gidemeyen ülke. İspanya ise Barcelona orta sahası ile rakipleri bütün maç sağa sola koşturan, koşturtmasına rağmen topu yine de vermeyen, hafif zayıf rakip yakalarlarsa ceza sahası bile dışından şut atmadan kalenin içinde pas yapıp gol atmaya meyilli bir takım. Müthiş savunmacıları ve kalecisi var ama Dünya kupalarında sürekli bir yerlerde nefesleri kesiliyor bakalım bu yıl ne olacak. Evet bu iki takımın maçı vardı dün akşam. Portekiz klasik bir şekilde savunmada çok kalabalık hücumda da sağdan soldan ortalarla ve Ronaldo'nun kendi kalemden bile şut atarım ben mantığı ile sahadaydı. İspanya ise klasik sürekli bir sağa bir sola bir sağa bir sola pas pas pas derken bir anda kale önünde bitme taktiğini uyguladı. David Villa'nın sol kanatta niye oynadığını anlamamakla beraber Torres'in de Ronaldo mantığı ile oynaması gol atmasını zorlaştırdı İspanya'nın. Kısır bir maç oldu ama yine bir Xavi klasiği pas ve arada bir anda ortaya çıkan Villa maçın tek golünü, Portekiz'in turnuvada yediği ilk ve son golü ve çeyrek finali getiren golü attı.
Sonuç olarak kupa tüm hızıyla devam ediyor, maçlar güzel her zamanki gibi hayat güzel ve hala vuvuzelalardan nefret ediyorum.
Not: Maçlardaki yorumlarından ve üslubundan dolayı Ömer Üründül'ü vuvuzelalardan daha kötü bir unsur olarak gördüğümü de belirtmek zorundayım.
Herkesin de beklediği üzere Brezilya, Şili'yi rahat geçti. Maçın içeriğine gelirsek seyir zevki yüksek bir maç değildi. Şili maça iyi başladı ama gol atmayı beceremedi. Salas ve Zamarano'yu özlediklerine eminim. Brezilya ise eski halinden uzak ama standart kalitesi ile rahat maçlar oynuyor. Bakalım dişli bir rakip ile karşılaştığında gerçek yüzünü görebilecek miyiz.
Paraguay - Japonya maçı ise beklediğim gibi sabaha kadar berabere olur diyordum ve oldu da. Penaltılara gitti maç ve sonunda kazanmasını istediğim Paraguay kazandı. Paraguay turnuvanın başından beri güzel futbol oynuyor, çok koşuyor ve şu an hak ettiği yere geldi, bakalım devamını getirebilecek mi?
Son olarak da beklenen eşleşmelerden biri 19 maçtır yenilmeyen Portekiz'e karşı son avrupa şampiyonu İspanya. Portekiz turnuvada bu maça kadar gol yememişti. Tam bir takım oyunu oynuyorlar, katı defansları var, yıldız oyuncuları var ve her yıl İngiltere gibi iyi birşey yapmaları beklenirken hiç sonuna kadar gidemeyen ülke. İspanya ise Barcelona orta sahası ile rakipleri bütün maç sağa sola koşturan, koşturtmasına rağmen topu yine de vermeyen, hafif zayıf rakip yakalarlarsa ceza sahası bile dışından şut atmadan kalenin içinde pas yapıp gol atmaya meyilli bir takım. Müthiş savunmacıları ve kalecisi var ama Dünya kupalarında sürekli bir yerlerde nefesleri kesiliyor bakalım bu yıl ne olacak. Evet bu iki takımın maçı vardı dün akşam. Portekiz klasik bir şekilde savunmada çok kalabalık hücumda da sağdan soldan ortalarla ve Ronaldo'nun kendi kalemden bile şut atarım ben mantığı ile sahadaydı. İspanya ise klasik sürekli bir sağa bir sola bir sağa bir sola pas pas pas derken bir anda kale önünde bitme taktiğini uyguladı. David Villa'nın sol kanatta niye oynadığını anlamamakla beraber Torres'in de Ronaldo mantığı ile oynaması gol atmasını zorlaştırdı İspanya'nın. Kısır bir maç oldu ama yine bir Xavi klasiği pas ve arada bir anda ortaya çıkan Villa maçın tek golünü, Portekiz'in turnuvada yediği ilk ve son golü ve çeyrek finali getiren golü attı.
Sonuç olarak kupa tüm hızıyla devam ediyor, maçlar güzel her zamanki gibi hayat güzel ve hala vuvuzelalardan nefret ediyorum.
Not: Maçlardaki yorumlarından ve üslubundan dolayı Ömer Üründül'ü vuvuzelalardan daha kötü bir unsur olarak gördüğümü de belirtmek zorundayım.
28 Haziran 2010 Pazartesi
2010 FIFA Dünya Kupası

2010 Dünya Basketbol Şampiyonasına hazırlanmaktan en sevdiğim aktivitelerden, TV başında yatıp, kaşınarak maç izlerken, aklıma gün içindeki değişik psikolojilerimden türeyen içeceğimi yudumlarken, devre arası gelse de bu beceriksizlerin kaçırdığı golleri ben PES te atsam demeyi özledim. Neyse ki akşam maçlarına daha fazla ilgi gösterebiliyorum. Fakat şampiyona fikstürü akşamları güzel maç gündüze paspal maç koyma gibi bir felsefe izlemedi doğal olarak ki bazen sıkıcı maçlara da mağruz kalınıyor. Hele ki ilk turlarda tüm maçların(Almanya hariç) alt bitmesiyle oynamadığım bahislerden kaybettiğim paralara yandım.
Neyse dünya kupasında bana göre yeni yeni güzel şeyler olmaya başladı. Ne İngiltere'nin elenmesi ne de Fransa'nın rezilliği tahminimin dışında bir durum değildi. Kendimi bildim bileli patlama yapması beklenen İngiltere,(Galatasaray'daki Mehmet Güven hesabı) yine milletinin elinde patladı ve çeyrek final göremeden evine gidip yaz tatiline başlamayı tercih etti. Fransa ise komiktir Zidane ve grubu emekli olduktan sonra yeni neslin kralını tanımaz tavırlarıyla ve Fransız düşünce yapılarıyla daha ilk turdan dağıldılar evlerine.
Tabi birçok elenen takım var ama bunlardan kayda değer olduğunu düşündüklerim; Avustralya, İtalya, Kamerun ve Fildişi Sahilleri. Öncelikle koca oğlandan yani İtalya'dan başlayayım. Ben kendimi bildim bileli defans yapan, rakip biraz futbol oynayıp onlara üstünlük kurdu mu tekme tokat moda giren, ilk golü atarlarsa maçı çekilmez hale getiren ülke. Yunanistanın Avrupa'da başlattığı ölümüne savunma felsefesi başlarda bu kupada da kendini gösterdi ama her zaman ki gibi uygulayanları sahanın çimlerine gömdü. Daha ilk maçta yenilmekten kılpayı kurtuldular klasik bilmiş medya bunlar turnuva takımı güçlerini sonraya harcıyorlar dediler ama biri çıkıp bana cevap versin. Niye?
Her oyuncu 1 km fazla koşsun ilk maç 3 puan alan takım kalan 2 maç da 1 puan alsa genelde gruptan çıkıyor. İlk maçını kazanan İtalya beraberlik alamayacak mıydı, bırakın lütfen siz mi futbol anlatıyorsunuz? Yaşlanan takım ve artık tam beceremedikleri defansı ile ilk maçtan eleneceklerini tahmin ettim ve beni yanıltmadılar. Teşekkürler İtalya sizin yüzünüzden maç izlememe lüksüm olmayacak.
Daha sonra Kamerun geliyor aklıma. Bu adamların puan alamamasını ben hiç anlamadım anlayanlar bana anlatsın. Kadrosunda memleketin yerlisi kalmamış bir takım. Dünyanın en iyi liglerinde oynayan oyuncuları ve yıldız futbolcuları ile rakipleri çok koşan teknik yönü zayıf Japonya, Laudruplardan sonra hala yeni ekolünü tam oluşturamamış Danimarka, bu ikisinden bile puan alamadı Kamerun. Demek ki adamlar oynamak istemiyor arkadaş birileri de çıkıp fark etsin bu adamları CM'ye koy, az biraz futbol bilen bir adam mesela TV lerde spor programlarında bol atan dayılardan biri bile o Japonya'yı bu Danimarka'yı yener resmen şaka gibi.
Bunlardan biri de Avustralya oldu. O gruptan en aşağı 2. tur görürler diyordum kaliteli jenerasyonlarının son demlerindeydiler son maçta galip de geldiler ama Almanya'dan 4 yemenin acısı fena çıktı 4 puanla çıkamayanlardan oldular onlar da.
Son olarak yıldızlar karması Fildişinin yine zorlu gruba düşüp ilk turda elenmesi durumu. Açıkçası üzüldüm, adamlar saldırgan futbol oynuyor, fizik güçleri yüksek ve ellerinde Drogba var. Bu adam için maç izleyen yüz binlerce insan var. Tek tek saymadım ama olmadığını kanıtlanmadıkça bence var. Türkiye'de istediği zaman rakipleriyle dalga geçen Keita'nın yedek kaldığı, Toure kardeşlerin formda olduğu dünyanın hep kaliteli liglerinde oynayan futbolcularıyla, Brezilya'ya biraz hakem faktörü ile yenildiler ve elendiler. Brezilya idareten futbolla rahat çıktı gruptan hadi bakalım hayırlısı.
Son olarak Arjantin, Gana ve Uruguay'ın sürpriz olmayan çeyrek finalleri yanında an itibari ile oynanan maçtan da Hollanda'nın galip geleceğini varsayıyorum.
Kupaya devam, eğlencenin durumu iyi, vuvuzelalar keşke çalanların boğazına kaçsa...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)